Gezegen

Halkın İklim Yürüyüşü İyi Bir Başlangıç Olmalı

17
Eyl 2014

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 09.09.2014 tarihli bültenine göre karbon salınımları 2013’te yeni bir rekor daha kırdı. Bu miktar 1984 ile 2013 arasındaki en hızlı artış oldu. 1990’lı yıllarda yılda ortalama 1,5 ppm, 2000’li yıllarda da ortalama 2,1 ppm civarında gerçekleşen parçacık artışı ivme kazanmış durumda. 2013’te sadece bir yıl içinde havadaki parçacık sayısı artışı 2,9 ppm olarak oluştu. (Bkz: link)

Kapitalizm yalnızca insan hayatlarını yıkarak kendine alan açmıyor, bunu ekosistemi de yıkarak ve bozarak gerçekleştiriyor.

Dünyada bir yandan paradan para yaratılıp, finans piyasaları ve vergi cennetleri para ve servet bolluğu içinde yüzerken, öte yandan karnını doyuracak parayı kazanmakta zorluk çeken insanların sayısı artıyor. Rasyonelleştirme adı altında kamu hizmetleri kısıtlanırken, işgücü piyasalarında tutunabilenler gittikçe daha da ağırlaşan koşullarda çalışmak zorunda bırakılarak daha fazla artı değer ve sermaye birikimine katkıya zorlanıyor.

Bu zorunluluk, yaşamak için yıkma gereksiniminin açığa çıkmış halidir. Kömürün daha derinlerden, petrolün taştan çıkarılması gerek. Schumpeter’in ortaya attığı  yaratıcı yıkıcılık, günümüzde yıkıcı bir yaratıcılığa dönüştü. Sermaye birikimi için yıkılması gereken değerler eskisine göre çok arttı. O yüzden savaşlar ve açlık, talan ve soygun dünyanın her yanına egemen oluyor. Kapitalizm artık yaratmaktan çok yıkıyor.

Bu tükenme sürekli daralan doğal yaşama alanlarımız için de geçerli. Ekolojik olanaklarımızın hızla sınırlarına yaklaştığımızı gayet iyi biliyoruz, ancak karşı karşıya kaldığımız ekonomik değer yaratma ve dönüştürme sistemi kendi kendisiyle yarışıyor artık. Azgın bir şekilde dünyanın parçalarını söküp kendisine kaynak yaparak kurban ediyor. Ekonomik büyüme gözleri kamaştırıyor ve bunun yarattığı bütün hasarlar karşısında üç maymun oynanıyor.

Doğal çevremiz üretim ve tüketim adı verilen, insan gereksinimleriyle her türlü bağını koparmış bir kapitalizmin yiyip bitirdiği, her geçen gün daha da azalan kaynaklarla kendini yeniden üretmek zorunda kalmakta. Nereye kadar?

Dünyada yaygınlaşan yoksulluğun ana sebebi sınır tanımayan büyüme ve kaynakların ölçüsüzce kullanımı olmasına rağmen, hala yoksulluktan kurtulmanın ana çaresi olarak daha fazla büyümeye işaret ediliyor. Büyüme ve sermaye birikiminin insanları yoksulluktan ve yokluklardan kurtaracağı yalanı geçer akçe olduğu ve sistem içi rasyonelleşme güdüsü hiç bir engelle karşılaşmadığı sürece, yeni yeni insan toplulukları yoksulluk çemberinin içine dahil ediliyor. Yaşam alanları yok edilmiş topluluklar, nefes alabilecekleri alanlara varabilmek için yollarda telef oluyorlar, Dünya’nın her tarafında topluluklar arası çatışmalar artıyor. Dünya bir yangın yerine döndü. Bunların temelinde insan kaynaklı iklim değişikliği ve iklim değişikliğinin temelinde de kendi hatalarını düzeltmekten aciz olduğu apaçık ortaya çıkmış olan kapitalist sistem yer alıyor.

İklim değişikliğinin etkilerinin sınırlanabilmesi için karbon salınımlarının %80 oranında düşürülmesi, bunu yapmak için ise dünya ekonomisinin topluca farklı bir kuruluma kavuşması gerek. Kapitalist pazarlara hem bağımlı hem de onları yok edici yapısına kavuşturan, pazarı belirleyen ve pazar tarafından belirlenen işletmelerin bunu gerçekleştirmeleri, fosil kaynak kullanımını sınırlamaları beklenemez. Bunun için başka bir ekonomi, başka bir uygarlık gerek.

Kapitalizmin çözümü kendi içinden çıkarması olanaklı değil. Ancak kitlesel bir hareket bu cinnetin önüne geçebilir. Başka çaremiz yok, çünkü sistemin içinde sermaye biriktirenlerin, uçurumun kenarındakileri kendiliğinden duyması imkansız. Uçurumun içine yuvarlanmış olanlar ise sistem tarafından neredeyse bir görev hasarı olarak kabul ediliyor.

Yaşamın devamını kârın ve sermaye birikiminin önüne koyabilen bir politik tavır bu birikim modelinin yalnızca etik dışı değil aynı zamanda ölümcül bir oyun olduğunu ifade edebilir. Bir tarafta aşırı yoksulluk yaşayan, iklim değişikliği nedeniyle açlık, susuzluk ve savaşlar nedeniyle ölümcül göç yollarına düşmüş, diğer tarafta çılgıncasına teşvik edilen tüketim ve gözleri boyayan propagandalarla şaşkına çevrilmiş insanların sistemin içinde bulunduğu intihar eyleminin önüne geçmesi gerekiyor.

Bu da ancak, olabilecek en kitlesel karşı çıkışla sağlanabilir.

Nihat Kentel